• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
    • ALL SAİNTS MODA KİLİSESİ





SOHBET-12-İki Temel

             
 İki Temel 
                                                       (Matta 22:37-40  üzerine sohbetler)
Efendimiz Mesih İsa şöyle cevap verdi; “Yaratanın RAB’bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün aklınla seveceksin”. İşte ilk ve en önemli buyruk budur. İlkine benzeyen ikinci buyruk da şudur; “Komşunu kendin gibi seveceksin”. Kutsal Yasa’nın bütünü ve peygamberlerin söylediği bütün sözler hep bu iki buyruğu temel alır. 
 
Alma ve verme kainatın bütün işlerliğinin iki temel dayanağıdır. Ve bu iki temel aslında bütün insanlık için yaşam kaynağıdır. Bütün canlıların varlığı soluk alıp ve vermeye bağlıdır.. Yaşam döngüsü içinde bütün canlılar soluktan soluğa, hareketten harekete hep alıp verme sistemine tabidirler. Yaşamın noktalandığı o en son noktada da aldıkları en son soluğu verirler. Ve o noktada varlıklarını aldıkları o muhteşem görkeme varlıklarını teslim etmiş olurlar. Bu gerçeğin ışığında, bir anlamda yaşam hep alma ve verme tamlığına doğru işler durur. Hatta bu alıp vermenin eksikliğinde de tamlığı edinmeye ilerler. Yaratan verdiği solukla aslında bize yaşam armağanını sunmuştur. Bu aynı zamanda suret olma ayrıcalığıdır. Ve bu ayrıcalıkla, bizim de vereceğimiz soluk vardır. Ve bu soluk yaşam içinde yaşamlar üretmemize temeldir. Yani suret olma, gerçekten Yaratan’ı yansıtma bu noktadadır. Ve bu nokta bir anlamda aldığımı verme noktasıdır. Ve verme sonra yine almayı çekecektir. 
Efendimizde bu nedenle bu iki buyruğu, adeta yaşamın temeli olan soluk alma ve vermede de çok açık bir biçimde ifade bulan, alma ve verme üzerine koymuş ve gerçeğin yaşama indirgenmesini istemiştir. Yani kişi Yaratanı olan RAB’bi bütün yüreği, bütün canı ve bütün aklı ile sevmelidir. Bu almanın temelidir. Eğer böylesine bir üst algı yoksa, yani görünenin arkasında görünmeyen esas sebeple bağ yoksa, aslında altı, yani yaşam alanlarımızı ve dolayısı ile kendimizi algılamamızda zorlaşmış olacaktır. Çünkü algımız kadar dünyamız, dünyamız kadar algımız vardır. Her şeyden önce Yaratan, yaşam için Yaratanım olmalıdır. Yoksa benim yarattığım ancak benle sınırlı dünyamdır. Bunun üstüne çıkmam benim de dahil olduğum o muhteşem Yaratan düşünceyi sevebilmemdir. Burada salt bir sevgi kavramı yoktur. Tam tersine bu sevgi edinmekle tanımlanan bir sevgidir ve edinme arzu etme, arama ve algılama ile bağlantılıdır. Yani yaşam dışımdan içime bir yol izlediği zaman beni yere ve esasında olmam gereken yere koyar. Ve bu edinim algısını arama sadece kanıtla beslenen aklım ya da hisle beslenen kalbim ya da sadece var oluş bilincim için değil, üçünün bir arada dengelendiği bir alanda olmalıdır. Ancak üst bu şekilde “bana” nüfuz edecek ve bana farkındalık verecektir. Ve bu farkındalık bu üstün bana nüfuz edişinde beni ışıttığı için beni, bana üstün beni gördüğü tamlıkta sunacak ve bu bana beni sevmeyi getirecektir. Bu sevgi için dışla uyumu, barışıdır. Ancak bu noktada bir başkası bana komşu olacaktır. İşte bu vermeye temeldir. Çünkü için aydınlatan ışığının karşıya yansıması da, üstün aydınlığında kendimi sevebilmede, ışığımı yansıttığımı sevmeyi de getirecektir. Bu ise benim bugüne kadar başkasına göre kendimi sevme gayretimde, sadece benim algı ölçülerim kadar yarattığım bende yarattığım“Yaratanım RAB” kavramını da ortadan kaldırmış olacaktır. İşte o gün suret yerde yerini bulmuş, eksiklikte tamlığa oturmuştur.